Bu yazının başlığı Beyaz TV ekranlarında yayınlanan bir spor(!) programının ismi. 

Programın sürekli yorumcuları ve moderatörü belli. Haklarında yorum yapmaya değer kişilikler olabilirler ancak bu zamana kadar benim seyredip kendilerinden edindiğim hiç bir katma değer olmadığı için bu programı ve yorumcuları fırsatım yani boş bir vaktim olsa dahi oturup izlemiyorum.

İlk kez dün gece 26.09.2011 tarihinde yayınlanan programı ıskaladığım için kendime kızdım.  Zira bugün ana akım medyaya da yansıyan programın görüntülerini izlediğimde büyük bir kumpanyayı kaçırmış olduğumu anladım. Pek yazık ki aynı saatlerde How I Met Your Mother ve The Big Bang Theory‘nin yeni sezon bölümlerini izlemekle meşguldum. 

 Tercihimi Derin Futbol‘dan yana kullansaydım çok daha fazla güleceğimi düşünüyorum.

Yüzünüzün kızaracağına emin olarak izleyin lütfen… Tebessüm etmeniz mümkündür, ancak bu acı bir tebessüm olacaktır.

Çevrenizde ekrana bakacak yaşı küçük bir çocuk olursa lütfen kendisini derhal ekrandan uzaklaştırın.

http://www.youtube.com/watch?v=W3DX7Z-XOaI

2004  yılının ilk ayları idi Alpaslan abiyi ilk tanıdığımda. Mütevazi bir Anadolu şehrinde uA yapılanması ile ilgili çalışmalar yaparken, elektronik posta aracılığı ile başladı ilk temaslarımız.  Kayseri Erciyes deplasmanında ise kendisi ile ilk kez yüz yüze konuşma fırsatı yakalamıştım.  O günü hiç mi hiç unutamam…

Uzaktan gördüğün, tanımadığın, hatta sesini hiç duymadığın birisi ile ilk kez canlı canlı konuşmadan çok önce ben o kişinin sesinin nasıl olduğunu hayal ederim hep.  Garip bir huy belki .  Alpaslan abi ile yazışmalarımız sürecinde de böyle olmuştu. 

O zaman internet ve paylaşım siteleri bu derece yoğun da kullanılmıyor. Kendisinin hiç bir görüntüsünü veya kaydını dinlemiş ve izlemişte değildim. Çok sonraları eğer bilseydim  ” eski açık sarı desene ” videosunu hemen alır izlerdim - ışıklar içerisinde uyusun- o filmin bana göre adeta tek başına yıldızıydı, yaptığı her işte yıldızlaştığı gibi..

Yanına ilk gidişim ve kendimi tanıtışım sonrası bana sarılmasını hiç unutmam. Hele hele bana ” gel bakalım seninle bir konuşalım.” diye o sevecen, insan canlısı ama tribünde de bir o kadar Aslan kükremesi gibi çıkan sesi ile seslenmesi hala kulaklarımda çınlar.

Ben Anadolu’daki görevimi tamamlayıp İstanbul’a döndükten sonra özellikle Engelsiz Aslanlar maçlarında hepimizden önce Ahmet Cömert’te olur, bizleri hep o karşılardı.

Bir insan tribündeki herkesi mi bu kadar sever ve kollar?

Tribünün kılcal damarı idi Alpaslan abi.  Galatasaray taraftarlarının tüm unsurlarını birleştirebilen bir tutkaldı, hem de  en güçlüsünden…

Hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorduk o kara Eylül gününden sonra.  Keşke bizler yanılsaydık.

Yattığın yer daima ışıktır.

Galatasaray ve o’nun tribünleri seni asla ve asla unutmayacaktır.

Alpaslan Dikmen, sanki süpermen!



To UEFA;

Dear Sir/Madam,

I feel obliged to send you this e-mail in the light of the recent developments surrounding the match-fixing situation in Turkey. I am sure you are aware of the ongoing investigation that involves a number of football clubs, players, journalists and the Turkish Football Federation (TFF) officials that are being charged with match-fixing, extortion and threats. The evidence leaked to the press strongly suggests that the accused have been involved in match-fixing.

The current president of the TFF is a card carrying member and a major sponsor of Fenerbahce, one of the clubs accused of match-fixing. Additionally, the same president of the TFF has publicly announced that the crimes that are investigated should be regarded as personal and that the clubs involved should not be deemed responsible for the individuals’ actions and therefore should not be punished.

This is an outcry for help so I can watch real “football”; games where the players give it their all. I do not want to watch games that have been fixed. I do not want to buy season tickets for a league where the champion is determined by anything but the players’ performance.
It is important to note that;

1. Anyone or any clubs who are involved in all of this, should be punished for their crimes according to the UEFA and FIFA disciplinary codes; regardless of their club affiliations or stature.

2. Releasing the clubs from the responsibility of their officials’ conducts, not only means a breach of the Article 6 paragraph 1 of the UEFA Disciplinary Regulations, but will henceforth grant clubs immunity from prosecution on any future match-fixing allegetions; further encouraging this and other kinds of illegal acts, hence severely damaging the integrity of the sport.

3. Waiting for the verdict of the Criminal Court would result in the subjugation of TFF’s disciplinary authority to the Criminal Court, hence would breach and further jeopardize the autonomy of the TFF and its judiciary mechanisms.

4. Postponing the justice is going to cause more injustice, turmoil and will undoubtedly hurt football as a whole.

5. Football’s governing bodies FIFA, UEFA and EU’s Commission on Sports should step in and make sure that the justice is served. Your pressure will ensure the fairness and swiftness of the process.

We want clean football. Please protect the game… and let us enjoy the game for what it is.

Sincerely,

Sezon başında,  ” Galatasaray Erkek Basketbol takımı bu sezon finale kadar yükselecek ? “ tezini ortaya atanlara gülebilirdiniz.  Rekabet ettiği Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen takımlarına nazaran daha mütevazi bir bütçeye sahip bir ekibin finale yükselmesi büyük bir sürpriz olarak değerlendirilebilirdi. Ancak sezon devam ettikçe performansını istikrarlı bir şekilde arttıran, özellikle savunması ile rakiplerine geçit vermeyen bir takımın oluşması, takım ruhu, teknik sorumlu becerisi ve kabiliyeti gibi etkenlerin birleşmesi sonucu oluşan sinerjinin ekibi getirdiği son durak play off final serisi oldu.

Seri şu anda 2-1 Fenerbahçe Ülker’in üstünlüğü ile devam ediyor. 4.maç yarın Abdi İpekçi Arena’da oynanacak.  3.maçtaki muhteşem tribün performansının mevcut sakatlıkları ( Rancik ) azami derecede hissettirmediği düşünüldüğünde , Shumpert’ın olası yokluğunda da 4 numara pozisyonun Haluk Yıldırım ile beraber Abdi İpekçi Arena’yı dolduracak binlerin nefesi ve sesi ile doldurulması zorunlu.

Her şart ve koşulda – gri formalı düdük öttüren kişilere karşıda olmak üzere – parke üzerine terinin son damlasını dahi akıtacağına taraftarını sonuna kadar inandıran bir takımdır kazanan.

Bütçeye karşı ruhtur kazanan!

Ve sonunda Yenilmez Armada olacaktır kazanan….

Yalnızım bu kumsalda.

Neler neler yapıyorsun ?

Bensizken Ankara’da… Bensizken Ankara’da…

Yaşı 30 üzeri yüreklerin en sevdiği gençlik şarkısının sözleridir yukarıdaki dizeler.  Kimi zaman gitar çalan bir genç yüreğin ilk bastığı akorlardır, kimi zamanda şehirlerarası terminallerde sevdicekle vedalaşmalar sonrası oturulan ve yayları kaba etinize doğru batan o rahatsız otobüs koltuğunda, walkman’in play tuşuna bastığınızda kulağa gelen ilk ezgilerdir, ilk dizelerdir…

Yoksun sen aslında…

Ha bugün ha yarın yıkıldı yıkılacak derken, artık gerçekten yok olan Ali Sami Yen’in o iç acıtan fotografını gördüğümde aklıma ilk gelen dizeler oldu bu.

Şimdi yoksun sen. Gerçekten…

Sen yoksan Mecidiyeköy yok. Sen yoksan viyadük altı serinliği yok. Cehennem yok, sokak yok, ayaküstü içtiğin bir kutu bira, orjin köftenin kokusu, Burger king’ten aldığın hiç bir şeyin tadı yok.

Hayrat’ın suyu kesik artık… Zira yoksun sen Ali Sami Yen!

Son zamanlarda sık sık elimde bir ışık kaynağı olmadan karanlık bir koridorun içine giremediğim günleri anımsıyorum. Duyduğum bir tıkırtıya kulak kabartmak istediğim ancak tıkırtının geldiği yöne gidecek cesareti bana vermesi için küçücük bir aydınlığa ihtiyaç duyduğum o günleri…

Yıllar birbirini kovaladıkça atacağım bir sonraki adımda bastığım yeri görmeden yürümeye alışmadım da değil. Hele hele uzun bir süredir aynı havayı soluyorsam, aynı çeşmenin suyundan içiyorsam neye gerek ışık ?  Gözüm kapalı dalarım o koridora. Karşıma neyin çıkacağı önemli değildir, el fenerine ihtiyacım yoktur. Orası benim hücrelerime işlemiştir artık. Kaç adım attığımda karşıdaki duvara ulaşacağımı, ışıkları yakacak olan elektrik düğmesinin badanadaki kabartının kaç parmak aşağısına düştüğünü ezbere bilirim. Çünkü orası benimdir.

Eski günleri anımsıyorum diye başladım ilk paragrafa… Sebebi belli. Zira aydınlığa ihtiyaç duyan bir takımın taraftarıyım. Aynı bana benziyor Galatasaray. Küçük ben’e.  Korkularının üzerine gitmek için bir ışık kaynağına ihtiyaç duyan ancak bulunduğu yeri sahiplendiğinde ise gözünü budaktan esirgemeyen o ufak çocuğa.

Şimdi bu yazıdaki ışık kaynağının kim olduğunu düşünün.  O koridora gözü kapalı dalmanın yegane gerekliliğinin ise istikrar kelimesinin hayat bulmasında yattığını varsayın.

İşte size bir cümlelik bir reçete…

Bu reçeteyi yazacak doktora medet!

Take me down to the Paradise City

Where the grass is green

And the girls are pretty….

Bayağıdır kendi cennet şehrimi arıyorum. Kirpiklerimin havaya kalktığı ilk dakikadan,  onların – akşam uykusuna dalmadan az önce – geçici olarak kapanmalarına kadar geçen sürede önüme çıkan her trafik levhasına dikkat kesilip okuyorum.

Belki üzerinde Cennet Şehri yazıyordur diye…

Sağı ya da solu göstersin farketmez. U dönüşü yapılmaz levhalarına bile dikkat kesiliyorum artık.

Yeter ki Cennet Şehri levhasını bir göreyim. 

Belli mi olur, belki  rüyalarımda şişeşin içinden çıkan cin `U Dönüşü Yasak´  levhasının üzerine Cennet Şehri yazdırır ?

…. 

Gün içerisinde  yaz ( a ) madığım anlarda orayı hayal ediyorum.

Yemyeşil bir ağaç silsilesinin ortasından salınan  dar bir yoldan şehrin içine giriliyor. Yaprağın tozunun kokusuna ağacın reçinesi eşlik etmiş. Bu öyle bir koku ki o daracık yolda buram buram tenine işliyor insanın. Gözüm açıkken göremediğim o levha çıkıyor karşıma sonra.  “Ne kadar büyük levhaymış “  diye geçiriyorum içimden.  “Bu kocaman levhayı nasıl görmüyorsun, bunca zaman nasıl görmedin? ” diye kızıyorum kendime. Sonra birden o dar yolda üzerime sinmiş koku geliyor burnuma. Tüm kızgınlığımı alıyor, o’nu kendine yoldaş edip süzülüyor o daracık yoldan önüm sıra… 

Dedim ya levha kocaman. Ama nasıl devasa anlatamam. Kenarları vişneye çalan tatlı bir kırmızı şerit ile süslü. Ortasında kocaman harflerle aynı vişne tonunda “Cennet Şehri“ yazıyor. Zemini ise turuncudan iz taşıyan tok bir sarı renkte. 

….

O’nu gördüğüm zaman yüzümde dişlerimi saklamanın mümkün olmadığı bir tebessüm oluşuyor. Korkuyorum.  Sol yanımda haftalardır sızım sızım sızlayan çürüğü bir gören olacak diye elimi götürüyorum ağzıma.

Tebessümümü avucumun arkasına  gizliyorum. Bir süredir yaptığım gibi. 

Yalan olmasın ama çürük değil tek sebep. Birazda ” Bu halde nasıl gülersin, nasıl tebessüm edersin  ? ” sorularının peşimden koşmasını istemiyorum. O koşuya yarenlik edecek gücüm yok. Hayallerimde olsa da yok. Yok oğlu yok

Sadece O olsun istiyorum. Hayal de olsa O …

Vişneye çalan tatlı bir kırmızı ile turuncudan izler taşıyan tok bir sarı.

Benim cennet şehrimin renkleri.

Kaba etin altına trende vakit geçirmek için alınan gazetenin okunmamış sayfalarının serildiği, kaşar-ekmek-ayran ve meysu dörtlemesinin kucaktan ve kulaktan eksik olmadığı tribünlerden geldik biz. Viyadük altı serinliğinin tezahürat uğultusuna karıştığı, eskisi-yenisi fark etmez tüm saf taraftar hallerimizi açık eden açık tribünlerin içerisinde, şıngır mıngır tabir edilen ama bu şıngırdaklıkları birazda kahve bardakları içerisinde içtikleri viskiden gelen sosyetenin yanında maç seyredenlerimiz de var aramızda. Rütbemiz yettiğinde ise evimiz, yuvamız olan, ilk aşkımızı en sadık dostumuza O’nun koridorlarında yaslandığımız duvarların dibinde fısıldadığımız, ama merdivenleri çıkıp o yeşil sahayı gördüğümüzde hepimizin Aslan gibi kükrediği başka sevdalara Kapalı bir yerden geldik hepimiz.

Biz Ali Sami Yen‘den geldik. Ali Sami Yen‘de sevdik. Biz Ali Sami Yen‘de boy attık. Ali Sami Yen‘de piştik.

Ayrılık zor oldu. Zor olacaktı biliyorduk. Oldu da… Hala arıyoruz, hala özlüyoruz… Metro duraklarında eski aşkı arıyoruz hepimiz. Bazen bir sarı kırmızı atkıda, bazen bir tabla dolusu ekmek arası sandviç tezgahının yanında.

Şimdi o şarkıya hak vermemek mümkün mü ?

Zira alışmak sevmekten gerçekten daha zor geliyor….

Ali Sami Yen‘i anımsatan her bir karede o’na duyulan büyük özleme saygı ile….

Geleceğe dair elde avuçta tek bir umut kırıntısının olmadığı, oldurulamadığı bir süreçten geçiyor gibi hissettiğiniz günler ne kadar zor geçer değil mi ?

Tarihi değiştireceği, gelecek günlerin kurtarıcısı olacağı iddia edilen mekanların vücut bulduğu günlerin bile bu zor günleri deliğe süpüremediği, bilakis zorlukların katmerlendiği günlermiş görülecek olan…

Ne olursa olsun kan kusup kızılcık şerbeti içmeye idmanlı bünyelere bu zorluklar yine vız gelir tırıs gider. Galatasaray’ın isminin olduğu her yerde umut vardır. O umudu ellerinde tutması ve taraftarına aşılaması gerekenlerin tamamı bu konuda anlaşılamaz ve ifade edilemez derecede beceriksiz olmalarına rağmen bu günlerin geçeceğine olan inancı hiçbir zaman kaybetmemek, enseyi asla karartmamak gerekir.

Galatasaray’ı bir dalgıç, yönetim kurulunu ise bir oksijen tüpü olarak düşünün;

Dip varsa artık orası şu an tam olduğumuz noktadır. Şimdi zaman bu dibe ayağın tabanını basıp kendini yukarıya çekme ve nefesinin yetmeyeceği noktada oksijen tüpünden yardım ala ala artık suyun yüzeyine doğru yol alma ve kulaç atma zamanıdır.

Bu yolda kulaçları atmadan önce yapılması zorunlu tek şey ise yeni bir oksijen tüpü tedarik etmektir.

Aksi halde vurgun yemenin kaçınılmaz olduğu açıktır.

Tarif etmesi zor günler yaşıyor Galatasaray taraftarları. Hani ” bu kadarı da olmaz yahu” diye kendi kendine sorarsın ya ?  Bu soru artık aklımızdan hiç çıkmıyor.

Eğrisi doğrusu bir araya gelir diye beklemenin, bu beklentinin bir türlü olumlu bir şekilde gerçekleşmemesinin mental yorgunluğunun üzerine bir de ” bu kadarı da olmaz ” dedirtmenin ´abecesi` açıkca ” sizi hiç umursamıyoruz, bizim için hiç bir şey ifade etmiyorsunuz”dur.

Rahmetli Canaydın ´müşteri` dediğinde kızmıştık.  Bu dönemde hamdolsun müşterilikten çapulculuğa terfi ettik. Bizi en çok müşteri olarak görmek istediklerini yaptıkları icraatlar ile defalarca tekrarlamalarına rağmen oldu bu…

Galatasaray taraftarı Galatasaray ürünlerini kullansın. GS Bonus, GS Bilyoner , GS TV , GS Net.

Kombine alsın, bilet alsın, GS Store’larda satılan en normal semt pazarında 10 TL’ye bulabileceği  penyeye 75 TL ödesin. Onlardan bunlar beklensin ve en sonunda çapulcu olsun…

Galatasaray’ın bendeki karşılığı  hiç bir zaman topun çizgiyi geçip geçmemesi ile ifade edilecek bir tekdüzelik değildir. Sayın Başkan dedi ya : ”Çok başarılıyız ama top çizgiden geçmeyince olmuyor.”  diye…

Evet çok başarılısınız. Galatasaray’ı iğdiş etmede üzerinize yok. Verdiğiniz her idari karar, bir öncekini aratır hale geldi. Bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir lakin Galatasaray’ı yönetiyor oldukları iddiasında bulunanlar ve bunun için ellerinde mazbata olanların tek bir doğru hareketi bile yok.

Yazıktır, günahtır.

© 2012 YerliForvet.Net Suffusion theme by Sayontan Sinha